Bu yazı benim hediyem, çanlar ise herkesin

Bu gün ben aracıyım, anlatıcı Özge. Kendiside bir blogger, Türkçe yazdığı https://www.ozgece.life isimli bloğunu takip etmenizi öneririm. Canım Özge Toronto`ya taşınıyor. Bu yazı onun iş görüşme için gitttiği ilk Toronto gezisinde yazıldı. Özge diyor ki çanları herkes için çaldım ve yazıyı senin için yazdım. Sevildiğimi bilmek, hissetmek ne kıymetli ve yerden, zamandan bağımsız ne güzel bir duygu. Seni çok seviyorum Özge.

Çanlar Kimin İçin Çalıyor? – Toronto

AirBnB’lerden kahvaltı beklemiyorum artık, temiz yatak ve sıcak su olsun yeter. Ama Toronto’da evinde kalmayı seçtiğim kişi tahmin edemeyeceğim kadar sıcak kalpli ve misafirperver biri çıktı. Japonlardan esinlenilmiş odama çıkmadan önce, kahvaltı ile karşılandım. Odam saat 3’e kadar hazır olmayacağı için kahvaltıdan sonra attım kendimi Toronto sokaklarına. Detaylı bir plan yapmamıştım, bir haftam vardı ve her gün uyanıp nereye gideceğime o güne göre karar verecektim.

İlk gün limana inip güneşin tadını çıkaracaktım. Haritaya bir kere bakıp, caddeyi aşağı doğru takip etmem yeterdi, basitti. Dolaşırken o ev güzelmiş, bu sokak çok güzel derken kendimi bir tepenin eteklerinde buldum. Denizden eser yok. Mümkün olabilecek en uzun yoldan kendimi Casa Loma’da bulmuşum. Önümde iki seçenek var, bilet alıp geri dönmek, çünkü çok yorgunum, ya da karşımdaki merdivenleri tırmanıp Casa Loma’ya gitmek.

Sevdiğim dramaların birinde cennete giden yolu merdivenler ile betimlemişlerdi. Çok gülmüştüm. Merdiven çıkmak benim için cehennemin ta kendisi, yaşım birden 90’a çıkıyor merdivenlerde. Bir başka yolu var mıdır acaba derken, haritaya bakıp etrafından dolaşabileceğimi fark ettim. İşte bu yolda başladı Toronto maceram.

Bacaklarımdaki ağrıya rağmen kendimi bu yoldan Casa Loma’ya taşımayı başardım. Doktorlara sorunca hiçbir sorunum yok ama kalça kemiğim ve uyluk kemiğim arasındaki savaşı liseden beri bir ben bilirim. Yıllar içinde normalleştirdiğim bu ağrı yüzünden artık çığlık atmasam da moralimi bozmuyor değil. Neyse yürümeden önce kendime dinlenecek bir yer bulma sözü verdim. Önünden geçerken birçok kişinin Casa Loma’yı kamera açısına sığdırmaya çalışmasını izledim. Etrafta bu kadar insan varken pek de kolay bir iş değil. Üstelik o gün bir de evlilik töreni vardı. Meğer burası törenler için popüler bir mekanmış. Casa Loma’nın yanında, tırmanmaya korktuğum merdivenlerin başında ufak bir park var. Parktaki banklar garip bir şekilde sırtını bu güzel yapıya dönmüş. Halbuki park çok da güzel bir yüzüne bakıyor bu kalenin.

Tam da suluboya bir kart hazırlayabileceğim bir açıdan güzel bir fotoğrafını yakalayıp kendimi Casa Loma’nın içine attım. Ücretsiz sesli rehberimi alıp bu güzel yapının geçmişini öğrendim biraz. Sonra Canan’la konuşacak bir mekân ararken gözüme çarpan bahçeye çıktım. Şehri gören güzel bir tepelikte bu kale, güzel tasarlanmış bir bahçesi var. Kıskanmadım desem yalan olur, zenginlik peşinde olmasa bile insan gözlerini açıp böylesi bir bahçeye bakmak istiyor her sabah. İki katı var bahçenin. Birinci katta masalar var oturup şehri seyre dalacağınız. Canan’la bu bahçede otururken geçmişten ve bizi bekleyen gelecekten konuştuk. Bir yandan onunla konuşurken bir yandan da smokinleri ve yapılı saçları ile sigara içmeye çıkan damat ve tayfasını gözümle kesmeyi de eksik etmedim tabii ki. Güzel bahçe, güzel insanlar, insan daha başka ne ister ki.

Konuşmamızdan sonra içeri geçip sesli rehberi takip etmeye devam ettim. Kütüphane ile devam eden tur beni tekrar bahçeye çıkardı. Zaten doyamamıştım bahçeye ya, rehbere ara verip bahçede biraz daha dolandım. Sürprizlerle dolu bir bahçe. Saksının birinde süs biberi bulduğuma eminim, kimsenin garipsemediği ve hatta fark etmediği bu kırmızı biberler yeşilli morlu bitki ile pek de uyum içinde güneşin tadını çıkarıyorlardı.

Bahçede ufak bir patika var, sırtınız kaleye dönükken solunuzda kalıyor. Patikayı takip edince ufak bir alana çıkıyorsunuz. Kimse yoktu bahçenin bu kısmında, ama beni çok güzel bir mesaj bekliyordu. Neogotik mimarinin çok güzel bir örneği olan bu kalenin bahçesinde kendisine yakışır Ron Baird tarafından yapılmış bir metal ejderha heykeli var. Çok güzel bir şiir ile tamamlanmış bu heykel tamamen benim için oraya dikilmiş gibiydi. Uzun bir süredir yerlerde olan egomun nasıl tavan yaptığını siz tahmin edin artık ki o çanları çaldım, fazla gürültü çıkarmadan tabii ki.

“Uzun zaman önce, büyülü bir demir ocağında,

Şövalye Henry Demir-Ağaç Ejderhası’na hayat verdi.

Denir ki saf bir kalp bu çanları çaldığında,

Altı yönde uyanacak Ejderhalar.

Cehennem Ejderhası çaresizlikten kaçacak ve umut gelecek.

Cennet Ejderhası can bulacak

Gerçek aşkın hediyesi olarak

Ve dünyanın dört bir köşesinden dünyaya

Gelecek barış, sağlık, bilgelik ve mutluluk.”

İşte böyle bitti Toronto’da ilk günüm. Haftamın geri kalanı beni başka sürprizler ve güzellikler bekliyordu. Çanlar gerçekten de mutluluk mu getirmişti ne?

Leave a Reply