Aslanım Gıralıçam—İçimdeki Kraliçe Londra’da

Küçüklüğüme dair akıl durdurucu anılardan biri kendimi uzun yıllar kraliçe hissettiğim. Halbuki ortada beni kraliçeliğe hazırlayan zemin yoktu. Geniş bir hayal gücü denebilir veya sıkça izlediğim Amerika-Güney Amerika pembe dizilerinin etkisi diyelim. Karmaşık mı geldi? Anlatayım kısaca. 90’larda küçük bir kızdım.Sokaklarda dolu dizgin geçen bir çocukluğum olmadı.  Kreş hayatımdan arta kalan zamanda sokaklarda koşup oynamak istiyordum ve her zaman izin alamıyordum. İzin alamayınca üzülüyordum. Hayatımı bazen krize sokmasına rağmen genelde yoluma umutla devam etmemi sağlayan bir düşünce sistemi o yıllarda gelişti sanıyorum: Her zaman bir yol vardır. Sokağa izni olmayan Canan için de iletişim kurmak için bir sürü yol vardı, hepsi mübahtı. Sokağa istediğim zaman çıkamıyorsam, bende pencereden sarkar ve sokakta oynayan arkadaşlarıma çikolata, şeker vs atardım. Onlarla beraber istediğim zaman oynayamazdım belki, ancak yine de iletişim kurardım. Masallarda olur ya… Mutlu olan, gülümseyen bir halk vardır. Benim hikayemde o halk sokaktaki arkadaşlarımdı. Halka yakın olmak isteyen ama saraydan da çıkamayan ve onlara gülümseyerek bakıp el sallayan kraliçe gibiydim. İtiraf edeyim şimdi. O kraliçe, çocuklukta kalmadı, benim için sembolize ettigi anlam değişti sadece ve saraydan çıkmayı becerebiliyor şimdi. Hala damarlarımda olan ve kendi hayatımın kraliçesi olmaktan giderek daha mutlu oluyorum.

Sen, ben, kendimizin veya başkalarının kral ve kraliçeleri olsak bile sevgili okuyucu bir mavi kan gerçeği var dünyada. Londra’ya gitmek beni iki sebepten çok heyecanlandırdı. Birinci sebep İngiltere’deki monarşinin dizi, film ve belgeseller yoluyla içimde tetiklediği magazinsel merak. İkinci sebep ise İngilizce konuşulması. Kesintisiz anlamaya ve anlaşılmaya,  kimsenin ana dilinde konuşmamasına rağmen bundan şikayet etmek yerine maksat muhabbet diyerek keyif almasına ölesiye hasretim. Bu stresi Almanya’da yaşamaktan yorulan bünyem yine bir başka yabancı toprakta İngilizce sayesinde sıradan ve mutlu hissetti. Önce sütten çıkmış balıktım, sonra “Ayyyy ayyyy yaşasın yaşasın beni anlıyorlar!” diye içimden dışımdan  küçük çaplı sevinç nidaları attım. Aslında genel olarak bu gezi sırasında çoğunlukla şaşırdım, yine kendimce bazı tabularımı yıktım, kendimle gurur duydum ve çok mutlu hissettim. 

Şimdi sevgili okuyucu seninle izlenimlerimi paylaşmadan önce, İngiltere’de Schengen vizesinin ve yeşil pasaport vize muhafiyetinin geçerli olmadığını söylerek başlayayım. Göz korkutmayayım ama vize almakta öyle kolay veya ucuz olmuyor. Ben gidiş tarihimden 1.5 ay önce online başvuru yaparak başladım işe. Online sistem üzerinden form dolduruluyor sonra bir randevu tarihi alınıyor. Her aşama ayrı bir maliyet olarak dönüyor. Ben sanırım 250 Euro’ya yakın bir ödeme yaptım Mayıs 2018’de (Vay anasını bir yıl sonra yazıyı yayımlıyorum). Vize başvurularını sevmiyorum, hep sinirleneceğim bir şeyler oluyor. Sınırları kimler kimlerden neden ve nasıl koruyor, muamelelerde neden bir denge yok gibi soruları kendime sorup sorup kızıyorum. Sonu gelmez. Bunlara sinirlenirken kendime “Sen Batı Avrupa ülkelerinden birinin pasaportuna sahip olsan bu ayrıcalığa aynı tepki ile kızar mıydın?” diye sorduğumda gözlerim yukarı dogru yuvarlanarak cevap veriyor. Beden dilinin hikmeti…

Londra’ya nasıl gittim? Normalde Düsseldorf veya Dortmund çıkışlı 40-60 Euroluk gidiş ve dönüş uçak biletleri var. Ama ben… Ah bu ben ah bu ben:) Bir gün yine gözlerimi kapamış ve hayır ifademle yine büyük konuşmalarımdan birine imza atıp ASLA demiştim. “Birkaç saatten uzun otobüs yolculuğu bir daha ASLA yapmayacağım”. Bu sözün üstünden ne kadar geçti bilmiyorum ama  Londra’ya 11 saatlik bir yolculuk ile Dortmund’dan Flixbus otobüsü ile gittim. Avrupa’da 5 Euro’dan başlayan fiyatlarla otobüs yolculuğu yapacaksan Flixbus’u tercih et, ama öyle masrafsız bagajdır, kektir, içecektir hizmeti bekleme çünkü yok.  Şimdi sıra geldi benim bilinçsizce gerçekleşen otobüs yolculuğumun iki nimetine. Birincisi sınır kapisi geçiş tecrübem oldu. İngiltere’ye girmeden önce yani sınır kapısında vizeler kontrol ediliyor ve Landing Card denen bir form doldurmak gerekiyor. Nerede kalacaksınız, kaç gün kalacaksınız, dönüş ne zaman nereden gibi bilgileri dolduruyorsunuz. Sınır gecildikten sonra feribot yolculuğu başlıyor ana karaya ayak basmak için. İkinci hediye de buydu. Bu feribot yolculugu yeni jenerasyon gemilerle yapılıyor olsa da yine de romantik. 

Bu arada ben yazmadım neden İngiltere’ye seyahat ettiğimi. Başlık Londra olsa da ben aslında Cambridge niyetiyle bu seyahate çıktım. Ben biyoinformatik çalışıyorum. Ve bu işin Avrupalı anası babası olan enstitülerden biri EBI (Avrupa Biyoinformatik Enstitüsü) Cambrigde’de. İnsan genomunun dizilenme projesine dahil olan Wellcome Sanger Genom Enstitüsü EBI’da. Bir gün buranın kapısından geçeceğimi hayal etmedim ben. Ama geçtim, oldu. Aferin kızım sana, aferin ? şeklinde coşkulu nidalar içimde.

Wellcome Sanger Enstitüsü’nde Family Ties (Aile Bağları) başlıklı bir şiir asılı duvarda. Şiiri hata yapmamak için çevirmeyeceğim ama şiirin aynaya her baktığımızda annemizi, büyük annelerimizi ve atalarımızı bir gölge gibi gördüğümüzü söylüyor şiir. Sevgili okur ola ki anne veya babanı kaybettiysen… Önce onların ruhlarına huzur dilemek sonra da bir genetikçi olarak senin ruhunun huzuru için annenin ölmediğini onun senin hücrelerinin enerji üretmesini sağlayan mitokondrilerde birebir yaşadığını, anne ve babanın senin vücudunda aslında ölümsüz olduklarını söylemek isterim.

Cambridge’de 1 hafta ve Londra’da dört gün geçirdim ve tabi yine yetmedi. Kime yeter ki iyi hissettiği zamanlar. Zor geçen anların, bazen günlerin içinden geçerken yaşanan güzel anlar hiç yetmez. 

İngilizlerle de aslında ilk tanışmam oldu bu gezi. Keşke dil öğretilirken o dilin kültürüde öğretilse de daha anlamlı olsa öğrenilenler. Öyle olsaydı Cambridge’de kaldığım otelde “Good afternoon, love”/ “Tünaydın hayatım” şeklinde karşılanmam bende kısa süreli bir şok etkisi yaratmazdı sanıyorum.  İngilizler haraket ederken bile hafif flörtöz ve kibarlardır eminim. Sözün özü iltifat vari sözler duyarsanız bazıları kişisel olmayabilir, üslup bu.

Londra’da içimdeki kraliçe ile beraber ilk gittiğim yer Buckingham Sarayı oldu. Buckhingham Sarayı  Kraliçe Viktorya döneminden beri  775 odasıyla İngiliz Kraliyet ailesinin resmi konutu ve Kraliçe’nin sarayda olduğu günlerde turistlere açık değil. Kraliçe evdeyse sarayın bayrağı göndere çekiliyor. Benim gittiğim gün evdeydi ve saray bahçesi yine de çok ama çok kalabalıktı. Kalabalığın sebebi de hergün saat 11’de gerçekleşen  “Changing the Guard” yani “Saray Muhafızlarının Nöbet Değişim Töreni”.  5 farklı askeri grup  Kraliyet muhafızlarını oluşturuyor ve kıyafetlerinden ayırt edilebiliyorlar. Mevcut muhafızlar askeri bando eşliğinde St. James Sarayı’ndan ayrılırken nöbeti devralacak grup yine bir başka bando eşliğinde Wellington Kışlası’ndan yola çıkıyor. Bu tören 45 dakika sürüyor ve ücretsiz izlenebiliyor. Ben töreni Spur Road denen sarayın sol kısmından izledim, hataydı. Sen törenden biraz daha erken git ve Victoria Memorial (Victoria anıtı) merdivenlerinde kendine yer tut.

Buckingham Sarayı’ndan gönüllerin prensesi Diana’nın anıtının da bulunduğu Hyde Park’a yürüyebilirsin. Gölde yüzen kuğular o kadar güzel ki… Ama Kraliçe’nin kuğularına dokunmak ve yem vermek yasak. 

Hyde Park kuğuları

Hyde Park’tan sonra gittiğim yer British Museum (İngiliz Müzesi) oldu. Ben bu müzeye iki kez gittim. 1.5 gün geçirdim toplamda. Müze’de bir etkinlik içerisinde iğne işi yani bir nevi dikiş ile tanıştım, yeni bir hobi edindim. İngiltere’nin güneş batmayan ülke olduğunu buram buram hissettim orada. Her ülkeden özellikle de geçmişte İngiliz kolonisi olan ülkelerden tarihi eserler var bu müzede. Sir Hans Sloane tarafından toplanan 71000 den fazla parça ile Kral George döneminde müzenin temelleri atılmış. Dünyanın ilk halka açık müzesi şehrin Bloomsbury bölgesinde Montagu Evi’nde 1759 yılında kurulmuş. Benim için ve sanırım birçok ziyaretçi için müzenin en muhteşem kısmı İngiliz hükümdarlarına ait “Old Royal Library” (Eski Kraliyet Kütüphanesi). Olağanüstü bir kütüphane. Bunun dışında müzede kalıcı ve geçici sergiler ve etkinlikler düzenleniyor. Müzenin iki alternatifli gezme planı var. Zamana göre bir ve üç saat içerisinde hangi odaları öncelikli gezebileceğiniz ve hangi parçaları kaçırmamanız gerektiği müze haritasında mevcut. Bu parçalardan bazılarını burada paylaşmak istiyorum. 

Eskı Kraliyet Kütüphanesi

İlk bahsetmek istediğim Ur Kraliyet Oyunu  (Royal Game of Ur) denilen tarihi milattan önce 3000 yılına yani Sümerlere dayanan ve Batı Anadolu’dan Orta Doğu’ya geniş bir coğrafyada oynandığı bilinen bir oyun. Bu müzede yer alan parça Güney Irak’ta 1922’de İngilizler tarafından yapılan kazıda çıkarılmış. Tam bu noktada İngilizlerin Orta Doğu’ya ilgilerinin temellerini, kazının tarihini vs. bir düşünmek, üzerine okumak gerekir diyorum. Oyundan ve kurallarından Iraklıların bihaber olduklarını ama kuralların İngilizler tarafından tercüme edildiğini bilmek bilemiyorum nasıl yorumlanmalı. Oyun ve kuralları hakkında youtube videoları var.

Ur kraliyet oyunu

Diğer bir parça ise Oxus hazinesi (Oxus treasure).  Tam tahmin edileceği gibi yine Mezapotamya’dan bir parça. Hayatımda hiç bu kadar ince, zevkli ve içimde dokunma isteği uyandıran bir sanat eseri serisi daha görmemiştim. Altın ve gümüşten yapılmış 180 parçalık heykeller, takılar, paralardan oluşan bir obje koleksiyonu. Pers Krallığı’nın Ahamenid döneminde milattan önce 2. veya 3. yüzyılda yapıldığı düşünülüyor. Hazineyi 1800’lü yılların sonunda satın alan tüccarlar bir saldırıya uğruyorlar ve onları kurtaran İngiliz subayı hazineyi anlaşma yolu ile satın alıyor. Oxus nehri yakınlarında bulunduğu için ismini nehirden alıyor. Bütün işlemeler Pers stili değil, bundan emin değilim ama Yunan heykellerinde gördüğüm işlemelere benzer izler taşıyor bazıları. Müzeyi bu tip cevaplanmamış sorularım yüzünden bir rehberle gezmediğime çok pişmanım. İnsan ve hayvan motifleri en ince detayına kadar işlenmiş, takılar o kadar zarif ki kim taksa muhteşem görünür. Benim telefonumun kötü kamerasına rağmen aşağıdaki fotoğraflarda güzellik yine de fark edilecek.

Müzelerin tek amacının bizleri içinde yer alma şansımızın olmadığı zaman dilimlerine götürmek ve toplumsal ve kültürel  miraslarımızı tanıtmak olduğunu düşünmüyorum. İnsanlık geçmişini tanırken genetik olarak geçen tümü insani duygularımızı, tepkilerimizi, isteklerimizi ve katlanarak artan gelişimimizi görmüyor muyuz? Benim çok çarpıcı bulduğum bir örnek vereyim. British Museum’un Mısır bölümü. Milattan sonra 30 yıllarında Roma İmparatorluğu döneminde  22 yaşlarında muhtelemen diş/çene apsesi  yüzünden ölmüş bir genç adam. Sıradışı bir mumya, çünkü mumyası bedenine kıyafet gibi giydirilmiş, tek tek özenle sarılmış. Adeta bir cilde sahip. Yüzüne sarılan bezin üzerine yeniden bir yüz yapılmış.  Yoksa hep güzel hatırlanmak arzusu mu? Öyleyse yüzdeki hüzünlü ifade neden? Yeniden diriliş inancına sarılı bir ölüm korkusu mu bu? O halde bu genç adam 21. yüzyılda hala var olduğunu bilse ne hissederdi? Ölüyüm mü derdi yaşıyorum mu derdi? 

Yaşam ölüm demişken müzeyi ziyaret ettiğim sırada Living and Dying (Yaşarken ve Ölürken) isimli bir sergi vardı. Yaşarken, ölürken kendimizle ve diğer insanlarla kurduğumuz sonrasında adına kültür dediğimiz bağlar, hissetiklerimiz, insan olarak zenginliklerimiz ve çilemiz objelerle, fotoğraflarla anlatılmış. Her insani deneyimin hem kişiye özgü hem de genellenebilir veya paylaşılabilir birşey olduğunu düşünüyorum. “Ne ilk ne sonum”. Dolayısıyla insan olmayı birazda başka insanlardan öğreniyorum ben. Günlük yaşamda, sanatta, müzelerde insan iziyle karşılaştığım her yerde.  O sergide de kendi yerimi aradım, bağ kurma isteğimi yoğun şekilde hissettim. 

Ooo epey uzun yazmışım. O halde bu yazıyı burada bitirip Londra şehir turum ve Londra ve İngiliz monarşisinin tarihine dair izlenimlerime diğer yazı ile devam edeyim. Bir sonraki yazıda görüşene dek…

One Reply to “Aslanım Gıralıçam—İçimdeki Kraliçe Londra’da”

  1. Ercan PEKER says: Reply

    Ahhhhh ah nihayet beklenen yazı geldi. Her zaman ki gibi harika sıcacık alıp götüren döndüğünde neden döndüm dedirten yazı. Kalemine yüreğine sağlık klişe cümlesini buraya koyayım… 🙂 Seni çok sevdiğimi buradan da yazayım.
    Ercan PEKER

Leave a Reply